|
Schopenhauer'in eserlerinde, özellikle de "İstenç ve
Tasarım Olarak Dünya"da ilk göze çarpan detay üslûbudur. Döneminde
etkisi tartışmasız büyük olan Kant ve Hegel'in üslûblarına oranla
çok daha yalın, çok da açık ve net bir üslûb ile kaleme alınmıştır
Schopenhauer'in eser(ler)i. Aynı zamanda üslûbuna aşırıya kaçacak
derecede bir "açık sözlülük" damgasını vurmuştur. Bu ilk
yayımlandıklarında eserlerin fazla ilgi toplamamasının başlıca
nedenlerindendir; Schopenhauer fazlasıyla açık sözlü idi, kesinlikle
alçak gönüllü veya mütevazi değildi, düşünceleri devrim
niteliğindeydi, ve zamanın belki de felsefi otoritesi olan Hegel
için hiç de hoş lafızlarda bulunmuyordu.
Kant'ın "görüngüsel dünya üzerine algıladıklarımızın dışındaki
gerçekleri kavrayamadığımız" fikrine katılmakla beraber,
vücutlarımızın görüngüsel dünyanın gerçek birer parçası olduğunu ve
vücutlarımız yoluyla görüngüsel dünyanın gerçeklerine
yaklaşabileceğimizi düşünüyordu. Zaten, vücutlarımıza dair
bilgilerimiz algısal olmaktan öte, hislerimizden kaynaklanan,
içimizden kendiliğinden gelen bilgilerdir. Schopenhauer'e göre
içimizdeki gerçeklik bilincimiz tarafından bastırılır. Fakat,
bastırılan bu biliçdışı gerçekler (istenç) özellikle sanat yoluyla
kavramsallaştırılmadan, sözcüklerle kısıtlanmadan, yeterli oranda
dışa vurulabilir.
Schopenhauer'e göre bilinçdışı gerçekler, yani istenç, bilincin
altında bastırılmış bir şekilde mevcuttur. İstem, hayatî bir güçtür;
ayak direyen, zorlayan. Her türlü eylemimizin kökü bastırılmaya
çalışılan veya dışa vurulmaya çalışılan bir istence dayanır. İstenç,
bütün doğada bulunan, doyumsuz hayatî güçtür. Schopenhauer her türlü
duygu durumunu istenç kavramıyla açıklayabiliyordu. Acı çekmek,
istençin amacına giden yolun engellenmesi iken mutluluk ve sevinç
istençin başarıya, yani amacına ulaşmasıdır. Biliçdışılığı, istençi,
Schopenhauer'in kendi sözleriyle tanımlarsak: "Biliçdışılık, her
şeyin başlangıçtaki ve doğal durumudur, dolayısıyla, aynı zamanda
bir temeldir, ki ondan belli varlık türlerinde, en yüksek olgunlaşma
olarak bilinç doğar. Bu yüzden bilinçdışılık daima baskın olmaya
devam eder."
Açıkça görüldüğü gibi, bugünkü düşünce ve bilim dünyasının temelinde
yatan bir çok görüşün temellerini atan ilk kişi Schopenhauer'di.
Özellikle, Freud'e ve dolayısıyla, psikoanalize olan katkıları
kuşkusuz çok büyüktür.
Schopenhauer'in
özellikle hayat ve varolmak üzerine düşünceleri genel
karamsarlığından çok daha amansız bir karamsarlığa sahiptir. Bu
yüzdendir belki de, hayat üzerine olan karamsar düşünceleriyle çok
ünlüdür. Aynı zamanda fazlaca ünlü olduğu bir konuda insansevmezliği
idi. İnsanlara "iki ayaklı hayvanlar" diye hitab edişinden
insansevmezliği fazlasıyla aşikârdır. Ayrıca, o insansevmezliği ve
kişinin kendisini insanlardan izole etmesini, eksiklikten öte bir
erdem olarak görmekteydi. Zaten Schopenhauer'e göre, erdemli ve
olgun bir insan başkalarından hiçbir şey istemeyecek kadar tamamdır,
kendi kendine yeterdir, bu yüzden de insanlarla birlikte olmaya veya
onlarla çeşitli ilişkiler kurmaya gerek görmez.
Schopenhauer'in kadın, hayat, ölüm ve cinsellik üzerine bir çok
farklı görüşü vardır. Her biri, hem biri önemli ve düşünce
serüvenimize damga vurmuş görüşlerdir.
Schopenhauer ve Din
Her ne kadar Schopenhauer düşüncelerini ateist bir temele oturtmuş
olsa (ki bu onun dönemi için büyük bir adımdı) ve dini "yığınların
metafiziği" olarak tanımlasa da, özellikle Hristiyanlığa ve Budizme
saygı ve yakınlık duyardı.
Ona göre Hristiyanlık bir karamsarlık diniydi, bir
çok dogma ve ibadet karamsarlık çerçevesi içinde yapılanmıştı ve
yaşam açısından faydalı olabilirlerdi. Örnek olarak, Schopenhauer'a
göre, "oruç", kişinin bilincine uymasını engelleyen, onu çoğunlukla
hayâl kırıklığına uğratan ve yalnızca doymak bilmez bir döngü olan
arzularının esaretinden ufak bir ölçüde de olsa korurdu; kişiyi
arzularına karşı biraz daha güçlü kılar ve arzuları az da olsa
zayıflatırdı.
Hristiyanlığın ötesinde, düşüncelerini de fazlasıyla
etkilemiş olan Budizme yoğun bir ilgi ve saygısı vardı. Budizm
temelinde kişileri acıya ve hayâl kırıklığına sürüklediği için
istençlerin yok edilmesini içeriyordu, istençlerin yok edildiği ve
kişinin her anlamda kemâle erdiği "nirvana"yı hedefliyordu. Zaten,
budizm ve diğer hint kökenli öğretilerin Schopenhauer'ı fazlasıyla
etkilediği bilinen bir gerçektir.
Gelecek günlerde Hint felsefesinin Avrupa'yı
fazlasıyla etkileyeceği, ve Avrupa'da yeni kapılar açacağını
düşünüyor; gelecek yüzyıllarda Sanskrit edebiyatının etkisinin, 15.
yüzyıldaki Yunan edebiyatının etkisi kadar büyük olacağını
söylüyordu. Özellikle ileriki yaşlarında dinsel dogmalara olan
saygısı ve onlarda bulduğu garip ama önemli anlamlar arttı. Fakat,
belirtmekte yarar var ki, ne felsefesi ne de kendisi ateist temelden
ayrılmış sayılmazdı. |