|
İbni
Rüşd 1126 yılında Kurtuba’da doğdu. Asıl adı Muhammed, babasının adı
Ahmed’dir. Dedesinin dedesi olan Rüşd’ün adından dolayı İbni Rüşd (Rüşd
oğlu) diye tanındı. Bilginler yetiştirmiş bir ailenin çocuğudur.
Kendisi gibi Kurtuba kadılığı yapmış ve ona adını vermiş olan Ebü’l-Velid
Muhammed, Maliki mezhebinin önde gelen bilginlerindendi.
İbni
Rüşd, ilk öğreniminden sonra döneminin entellektüel modeline uygun
olarak tanınmış hocalardan fıkıh, kelam ve Arap edebiyatı
alanlarında dersler aldı; ardından tıp ve felsefe öğrenimi gördü.
Dönemin tanınmış filozofu İbni Tufeyl tarafından, aydın bir devlet
adamı olan Halife Ebu Yakup Yusuf’a takdim edildi (1160). Aynı yılda
ünlü tıp ansiklopedisi el-Külliyât ’ı tamamladı. Felsefeye merakı
olan halife onu Aristoteles’in eserlerini şerhetmekle görevlendirdi.
İbni Rüşd, önce İşbiliye (Seville) kadıliğına, ardından da Kurtuba
başkadılığına atandı. On yıl sonra Marakeş’te saray hekimi olan
filozof, bu arada öğretim çalışmalarını da sürdürdü. Ebu Yakup’un
1184’teki ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebu Yusuf Mansur döneminde
de uzunca bir süre Ibni Rüşd’ün konumu değişmedi. Bir ara bilinmeyen
bir nedenle halifenin tutumu tersine döndü ve filozofu
öğrencileriyle birlikte Eli ane (Lucena) kasabasına sürdü; ancak
kısa süre sonra araları yeniden düzeldi. Ne var ki filozof çok
geçmeden Marakeş’te 1198’de öldü.
XI.
yy’da İbni Sina İslam dünyasının doğu kesiminde Aristotelesçi
felsefenin parlak yorumcusu ve felsefenin temsilcisi olmuş, fakat
yüzyıl kadar sonra Gazali’nin eleştirileriyle İslam aleminde felsefe
gözden düşmüştü. XII. yy sonlarında Aristotelesçilik ve dolayısıyla
felsefe, ama bu kez yeniplantoncu unsurlardan arındırılmış olarak,
İslam dünyasının batı ucunda, Endülüs’te ilk ve son savunucusunu
buldu. İbni Rüşd, bir yandan Aristoteles’in temel kitaplarına
yazdığı şerhlerle, bir yandan da felsefe-din arasında bir uyuşmazlık
değil, tersine bir bütünlük olduğunu, bu ikisinin bir tek gerçeğin
iki ayrı anlatım ve kavrayış biçimi sayılması gerektiğini ortaya
koymasıyla tanındı.
Mantık ve bilgi kuramı İbni Rüşd mantıkta koyu bir Aristoteles
takipçisidir. Ona göre mantık, duyulur tikel varlıkların bilgisinden
soyut gerçeklere doğru yükselme aracıdır. İnsanda, yalın
duyumlardan, muhayyile ürünlerinden derece derece akli gerçeklere
doğru yükselmeye bir eğilim ve istek (şevk) vardır. Bize mutlak
gerçeğin bilgisi verilmmişse de ona ulaşmamız için istek ve çabanın
verilmiş olması bundan daha sevindiricidir. Bu düşünce daha sonra,
yaklaşık ifadelerle, Alman düşünürü Lessing tarafından
yinelenecektir. 
İnsanın bilen öğesi onun «nefs» denilen ruhudur. Hayvanlar bilgiyi
duyu ve muhayyile yoluyla, insan ise akılla edinir. Böylece bilgiler
ya duyularla ya da akılla kazanılır; bunlardan ilkiyle ti kel
bilgilere, ikincisiyle de tümel bilgilere ulaşılır. İbni Rüşd’e göre
gerçek bilgi tümel olandır. Duyular ve muhayyile hayvanlarda korunma
güdüsünün birer mekanizması olup hayvanlar kendilerini savunmak ve
güvenliklerini sağlamak için duyu ve hayaller den yararlanırlar; bu
da onların amacı bakımından yeterlidir. in sana gelince, o daha
üstün bir yeti olan akla sahip olduğu için duyumları ve hayal
ettikleri üzerinde düşünme olanağını elde etmiştir. Bu nedenle insan
ruhuna «nkık (düşünen) nefs» denilmiştir.
İbni
Rüşd, insan bilgisinin tanrısal bilgiyle karıştırılmaması yolunda
bir uyarıda bulunur. «Çünkü, der, insan tikel nesneleri duyularla,
tümel nesneleriyse akılla algılar. Bu nedenle algılanan şey
değiştikçe buna bağlı olarak insanın algıları (dolayısıyla bilgisi)
da değişikliğe uğrar ve nesnelerin çokluğu algıların da çokluğu
anlamına gelir.» Oysa Tanrı’nın bilgisi bizimkine benzemez. Çünkü
«bizim bilgimiz var olan şeylerin etkisiyle oluşur; Tanrı’nın
bilgisiyse var olanların nedeni» olduğundan onlardan etkilenmez,
tersine sürekli etkin durumda kalır. Yine aynı ne-denk Tanrı’nın
bilgisi ezeli, bizim bilgimizse sonludur.
Aklın eylemi, tümel kavramları ve özleri idrak etmekten ibarettir.
Onun bilme eylemi üç aşamalıdır: soyutlama (tecrit), birleştirme
(terkip) ve yargıya yarma (hüküm). Biz, bir bilgi nesnesini
algıladığımızda onu maddeden soyutlarız; sonra onu başka
algılarımızla birleştiririz; son olarak da nesne veya olay hakkında
doğru veya yanlış bir yargıya varırız.
İbni
Rüşd, her ne kadar haklı olarak, Farabi ve İbni Sina’nın
yeniplatoncu felsefeden aldıkları ve Aristoteles’e isnat ettikleri
«doğuş» (sudur) kuramının Aristoteles’le ilgisi bulunmadığını kesin
bir dille ifade etmiş ve böylece çok önemli bir tarihsel yanılgıyı
düzeltmişse de, «Faal (etkin) Akıl» denilen ve İslam filozoflarınca
Cebrail olduğu düşünülen göksel varlığa o da inanır. Bu anlayışa
göre bizim kuramsal aklımızın işlevi bu akılla bağlantı (itti. sal)
kurmaktır. İnsan, yaşamı boyunca zihinsel bakımdan geliştikçe Etkin
Akılla ilişkisi de güçlenir. Ancak, İbni Rüşd’ün bu görüşünden
mistik bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü onda Etkin Akıl’la
bağlantı, insan aklının epistemolojik bir alanda işleyişi ve
ilerleyişidir; tasavvufta düşünüldüğünün tersine, bilgi eyleminde
insan zihni sürekli etkin durumdadır; yani ona bilgi verilmemekte,
tersine o bilgiyi almaktadır.
İbni
Rüşd, bütün İslam düşünürlerinden daha güçlü ve kararlı olarak,
insanların gerçek anlamda var oluşunun, bilimsel düzeylerinin
gelişmiş olmasıyla bağlantılı bulunduğuna inanır. Özellikle,
Gazali’nin Filozofların Tutarsızlıkları, (Tehâfütü’l-Felâsife) adlı
eserine yazdığı karşı eleştiri kitabı
Tutarsızlığın
Tutarsızlığı, (Tehifütü’t Tehafüt) Gazali’nin, doğa yasalarının
zorunluluğunu reddeden görüşüne karşı çıkarak «duyulur nesnelerde
gözlenen temelli nedenlerin varlığını inkar etmek safsatadır;
bunları inkar eden kişi (Gazali), ya aklında olanı diliyle inkar
ediyordur (Gazali’nin iki yüzlü davrandığını söylemek istiyor) ya da
safsatadan başka bir şey olmayan bir kuşkuya kapılmıştır» diyordu.
Ancak, belirtmek gerekir ki, Gazali, doğa yasalarının zorunlu
olmadığını savunurken, gerçekte bunları inkar etmek istemiyordu;
sadece bu yasaların zorunluluklarının neden-sonuç ilişkisinden
değil, Tanrı’nın iradesinden ileri geldiğini söylüyordu. Yine de
İbni Rüşd’ün düşüncesi bilime güveni öne çıkarmak bakımından büyük
önem taşır. 0, açıkça e akılsal kavrayış, olguları ve nesneleri
nedenleriyle birlikte algılamaktan başka bir şey değildir ve bu
işleviyle akıl kendisini öteki algı yeteneklerinden ayırmış olur.
Öyleyse nedenleri inkar eden aklı inkar etmiş olur» derken, bilimin
evrensel ilkesini ve temel dayanağını dile getiriyordu.
Ancak Gazali’nin, kendisinin de yanlış yorumlanmasına yol açan
mistik karizması karşısında, İbni Rüşd’ün böylesine akılcı ve
bilimci açıklamaları Akdeniz’in doğu ucunda yankı bulamadı. Oysa bu
düşünceler, daha çok Yahudi çevirmenler aracılığıyla, Akdeniz’in
batısında, Pirenelerin ötesinde «İbni Rüşdçülük>> (Averroisme)
adıyla kurumlaşarak akla ve bilime dayalı yeni bir dünyanın
kurulmasına öncülük edenlere yoğun bir ışık tutuyordu. Nitekim daha
XVIII. yy’da İbni Rüşd’ün 38 kitabından 15’i Arapça’dan Latince’ye
çevrilmiş bulunuyordu. Buna karşılık, aynı düşünürün, bir ölçüde
Ebü’l-Berekat el bağdadi (ö. 1164) dışında, bir izleyicisi olmadığı
gibi İbn Teymiyye (ö. 1327> dışında ciddi bir eleştiricisi de
yetişmemiştir. Yahudi çevirileri İbni Rüşd etkisinin Batı’ya
taşınmasının ilk aşamasıydı. Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki
kültürel yakınlık ve Batı Avrupa’da İbranice’nin yaygın olarak
bilinmesi nedeniyle, Raymond Martin (ö. 1254) Roger Bacon (ö. 1294)
vb düşünürlerin durumunda görüldüğü gibi, genellikle Ibranice
yoluyla Arapça felsefi eserlerin Latince’ye çevrilmesi Xlll. yy
başlarında ileri bir düzeye ulaştı.
Varlık felsefesi
İslam dünyasinda Farabi ve lbni Sina önderliğinde sözde
Aristotelesçi, gerçekteyse büyük ölçüde yeniplatoncu felsefe hakim
olmuştu. Aristoteles’in özgün felsefesine ilk kez İbni Rüşd döndü.
Filozofun Metafizik’e yazdığı “Metafizik Özeti” adlı kısa şerhin
başlıca amacı varlık ve onun bilgisine ulaşmaktır. Kendisi de açıkça
«Amacımız, Aristoteles’in Metafizik’inden, onun varlık hakkındaki
kuramsal düşüncesini öğrenmektir» der. Aristoteles gibi İbni Rüşd de
metafiziği kısaca “varlık bilgisi”olarak tanımlar. Fizik tikel
nesnelerin nedenleriyle uğraşırken metafizik bunların en yüksek
nedenlerini araştırır. Ona göre varlık bilgisi (yani metafizik),
varlığın nedenlerini ve ilkelerini açığa çıkarmayı amaçlayan bir
bilgidir. Böylece doğru bilgi varlığa uygunluk taşıyan bilgidir;
bunun için de zihnimizde olanın dış dünyada olanla uygunluk taşıması
gerekir. Sonuçta “varlık” kavramanın iki değişik anlamı ortaya
çıkmaktadır.1. Epistemolojik varlık 2. Ontolojik varlık.
İkincisi birincisinin temelidir, Yani dış dünyada gerçekliği olmayan
veya böyle bir varlıkla her hangi bir ilişkisi bulunmayan hiçbir
şeyi zihnimizde varlık olarak düşünemeyiz; veya böyle düşünülen bir
varlık tümüyle kuruntudur, masal yaratığıdır. Çünkü var olmak,
gerçek olmak demektir. Akil dış dünyadaki varlığın bilgisine
ulaşınca, bu varlık artık bir kavram veya öz (mahiyet) durumunda
zihinsel varlık haline dönüşün Dış dünyadaki varlıklara töz (cevher)
denir. Töz on kategorinin ilkidir; geri kala nları
ikinci dereceden tözlerdir. Örneğin ,”Sokrates insandır” tümcesinde
«Sokrates» (tikel varlık) cevher olmakta «insan»dan (tümel varlik)
önce gelir. Ancak, insan oluş da Sokrates kadar gerçektir. Bununla
birlikte Aristoteles gibi İbni Rüşd de tikel tözleri ya da duyulur
varlıkları metafiziğin hareket noktası yapmıştır.
İbni
Sina gibi kimi filozoflar, her fiziksel varlığın biri türe ait,
öteki de cisme ait olmak üzere iki türlü formu bulunduğunu ileri
sürmüşlerse de İbni Rüşd buna katılmaz. Ona göre fiziksel
varlıkların yalnızca maddesi ve formu bulunur. Madde, onların
duyulur olmalarının, form da akılla kavranır olmalarının nedenidir.
İbni Rüşd tümellerin varlığını kabul etmekle Yeniçağ felsefesinin
nominalizminden uzaklaşır; ancak ona göre tümellerin (ör. insan
kavramı) ayrı ve bireysel varlıklardan (ör. Ahmet, Mehmet kavramı)
bağımsız birer gerçekliğe sahip olduğunu ileri sürenler
yanılmışlardır. Oysa, Ibni Rüşd’e göre, «Şu bir gerçektir ki, özleri
kavramak için tümellerin tikellerden bağımsız birer varlık
taşıdıklarını düşünmemize hiç de gerek yoktur.» Tümeller yalnızca
zihnimizin soyutlama yoluyla oluşturduğu varlıklardır. Böylece İbni
Rüşd, tümel varlıkların ya da ideaların bağımsız gerçekliğini
savunan Platon’un realizminden de uzaklaşır ve Aristoteles’in
kavramcılığını benimser.
İbni
Rüşd, evrenin «ilk madde» (heyula) denilen öğeden yaratıldığını,
dolayısıyla yokluktan yaratma diye bir olayın söz konu su
olamayacağını savunur. Evren ezeli bir birlik bütünlüktür. Yaratma,
hareketten başka bir şey değildir; her hareketin bir konu su
olduğuna ve hareket ezeli-ebedi olduğuna göre varlık ezeli ve
ebedidir. Bu düşünce, Müslüman kelamcıların «evren yokluktan
yaratılmıştır» görüşüyle açıkça çelişmektedir. Evrenin düzenin deki
sürekli değişme sürekli hareket demektir, bu da bir «Iİk Hareket
Ettirici»yi gerektirir ki, o da Tanrı’dır.
Tanrı’nın bilinmesi sorunu
İbni
Rüşd, kelamcı yöntemiyle yazdığı «Kanıtların Apaçık Yollarının
Keşfi» (al-Kaşf’an Manahic al-Adiila) adlı kitabında Tanrı’nın
bilinmesi (marifetullah) konusunda Eş’arilik, Mutezile, Batınilik,
Haşviyye (lafızcılık) ve Tasavvuf biçiminde beş ana bölüme ayırdığı
İslami akımların yöntemlerini incelemeye koyulmuş; ancak bunlar
arasında, güçlü etkisi ve yaygınlığı nedeniyle daha çok Eş’arilik
üzerinde durmuştur. O, Allah’ı bilmenin yolunu yalnızzca sözlü
gelenekte arayan, akıl ve düşünmeye hiç önem vermeyen Haşviyye’yi,
Kur’an’ın insanı akla çağıran, düşünerek Tanrı’ya ulaşmaya yönelten
yöntemine aykırı davranmakla suçladı. Mutezile ve bir ölçüde
Eş’ariler Allah’ı bilmede akla önem vermişlerdir. Ancak yöntemleri
Kur’an’ın izlenmesini istediği yönteme uymamaktadır. Çünkü hareket
noktaları belirli diyalektik(cedeli) öncüllerden ibarettir.
Sözgelimi «Evren hâdistir; cisimler bölünmeyen parçalardan
(atomlardan) oluşmuştur; atomlar yoktan yaratılmıştır; evrenin
yaratıcısı zaman dışıdır» gibi. Ancak bu türlü önermeler herkesin
kavrayabileceği, tutarlı, hatta kanıtlanmış yargılar değildir.
Filozof, insan ahlaksal çabalarla dış dün ya ilgilerini en aza
indirip ruhunu ve gönlünü hazır duruma geri rirse Tanrı’nın kendi
bilgisini bu gönüle ilham edeceği yolundaki tasavvuf görüşünü de
gerçekçi ve yeterli bulmaz. Çünkü, böyle bir yöntem kuramsal olarak
geçerli olsa bile, herkes için mümkün bir yol değildir ve görelidir;
üstelik bu görüş, Kur’an’ın insanlar için gerekli gördüğü zihinsel
çabayı da hiçe saymaktadır.
Gazali’nin filozoflara karşı yönelttiği ünlü eleştirilerden biri de
filozofların, Tanrı’nın tikelleri bilmediğini ileri sürdüklerine
ilişkindi. İbni Rüşd bu soruna da açıklık getirmeye çalıştı ve haklı
olarak bir yanlış anlamayı düzeltti. Gerçekten İslam filozofları,
özellikle de İbni Sina, Tanrı tikelleri tümel yasaları içinde bilir.
Her şey O’nun bilgisinden taştığına, O’nun yasalarına dayandığına
göre, kendi bilgisini ve yasalarını bilmesi her şeyi bilmesi
demektir. İbni Rüşd’e göre Tanrı parça parça, bireysel ve kopuk
olarak şu ya da bu olayı bireyselliği ve tikelliği içinde bilir
demek yanlıştır. Çünkü bu yargı Tanrı’nın bilgisini insanın
bilgisine benzetmeye götürür.
Ahlak ve siyasetle ilgili görüşleri
İbni
Rüşd toplumdan soyutlanarak yaşanan bir hayatın özellikle bilim ve
sanatlar açısından verimli olmayacağım düşünür. Çünkü bu alanda
başarı ve ver imlilikte,
daha önceki birikimlerin büyük katkı sı vardır ve yalnız yaşayan
kişi bu birikimden yeterince yararlanamaz. Ayrıca her birey, bütün
toplumun mutluluğundan payını almalıdır, İbni Rüşd, muhtemelen
Platon’un etkisinde kalarak, erkekler gibi kadınların da toplum ve
devlet hizmetlerinde görev almaları gerektiğini düşünür; tam bir iyi
niyetle, kadının, maddesel ve zihinsel birikimlerin hem kazanılması
hem de korunması çabalarına katılması gerektiğini, oysa dönemindeki
yoksulluk ve kötülüklerin bir nedeninin de kadının bir evcil hayvan
veya bir tür zevk aracı gibi değerlendirilmesi olduğunu düşünür.
İbni
Rüşd, dine de aynı akılcı görüş açısından bakar ve ona ahlaksal
amaçları bakımından değer verir. Buna göre din, bir bilimsel kuram
olmayıp hukuksal ve ahlaksal yargılar düzenidir. İbni Rüşd bu
nedenle söz konusu yargılara ilgisiz kalarak dini bir bilgi kuramı
ve felsefe sistemi gibi ele alan kelamcılarla sürekli mücadele
etmiştir.
ESERLERİ
İbni
Rüşd’ün Lâtince eserlerinin listesi Ernest Renan’da ve ondan naklen
Gauthier’de vardır. Lâtince, İbranice ve Arapça eserleri için tam
listeler yapılmıştır. Bundan dolayı burada onları tekrar
etmeyeceğiz. Yalnızca tetkikimizi kolaylaştırması bakımından, bu
eserlerin nasıl tasnif edildiğine ve telif sıralarına işaret
edeceğiz.
İbni
Rüşd’ün Aristoteles şerhleri umumiyetle 3 gruba ayrılır: 1. Büyük
şerhler, 2. Orta şerhler, 3. Haşiyeler ve tahliller. Yanlışlık ile
batıda Casiri, Rossi, Iourdain vb, tarafından İbni Rüşd
Aristoteles’in ilk Arap mütercimi ve şarihi diye tanınmıştır. Bu
iddianın hakikatten ne derece uzak olduğunu söylemeye lüzum yoktur.
Fakat İbni Rüşd bütün eski tercümeler ve şerhlerden,Arista’ya dair
tetkiklerin mühim bir kısmından, istifade etmiştir. Arapçadan başka
dil bilmediği için Aristoteles’e doğrudan doğruya müracaat etmiş
değildir. Fakat batıya Aristoteles’i tanıtan,orta çağın birinci
devrini kapayarak Rönesansa zemin hazırlayan lbni Rüşdcülüktü
denilebilir. Filozof şerhler ve haşiyelerden ibaret olan bu
eserlerinden başka doğrudan doğruya şahsi fikirlerini ihtiva eden
eserler de yazmıştır. Asıl şerhleri gibi, bunlar da kısmen latinceye
tercüme edilmiştir.
(İslam Ans., MEB., c. 5/II,
rf. 785)
|