|
1) TABİYYUN (NATURALİSTLER)
Deney ve tümevarım metodunu ilk kullanan ve bilginin duyumlardan
ibaret olduğunu savunmuşlardır. İslam dünyasındaki ilk felsefi
akımdır. Maddi dünyanın dışında ruh ve Allah’ı kabul ediyor,
Allah’ın hikmetinin, onun yarattığı eşyada tecelli ettiğini
söylüyorlar.
Bu ekolun kurucusu Ebu Bekr Zekeriya Razi’dir. Razi aynı zamanda bir
tıpçıdır. Yirmi ciltlik el-Havi adlı bir kitap yazmıştır. Fizikte
ışığın kırılmasını ilk kez o bahsetmiş, boşlukta çekimin varlığını
ispatlamaya çalışmıştır.
Ruh ve Nefs hakkındaki Görüşleri: Raziye göre Nefs, bedenden önce
gelir. Cisim nefse bağlıdır. Bu nedenle bir doktor beden kadar, ruhu
da tedavi etmesini bilmelidir. Ruhun ölmezliğine inandığından
maddecilerle bu konuda ayrılmıştır. Fakat ruhun bedenden bedene göçü
(tenasuh) kabul ettiği için de kelamcılardan ayrılır.
Felsefi Görüşleri:
Razi felsefi sisteminde beş kozmogonik prensibe dayanmaktadır.
Bunlar;
a) Allah
b) Boşluk (yani mutlak mekan)
c) Müddet (süre) yani mutlak zaman
d) Ruh (nefs)
e) Madde (heyula)
İslami düşünce tarihinde dinleri birleştirme fikrini ilk defa ileri
süren düşünürdür. Felsefe ile dinin uyuşmasını red eder. Aristonun
otoritesini kabul etmediğinden ve Aristo mantığını kıyasıya
eleştirdiğinden Meşşailik’e ters düşer. Peygamerlerin Allah
hakkındaki haberlerin dışında birbirleriyle çelişki içerisinde
olduğunu söyler. İyi ve kötünün bilinmesi için aklın yeterli
olduğunu ve akıl herkeste eşit olduğunu söylemiştir.
2) MADDECİLER (DEHRİYYUN)
Tabiatçılar gibi duyulardan başka ilgi kaynağı olmadığını kabul
ederler. Yegane gerçek maddedir. Maddeciler zamanı ezeli ve
yaratılmamış olduğunu kabul ettiklerinden onlara dehriyyun (zaman)
derler. Allahın varlığını da kabul etmemişlerdir. Alemin ezeli
olduğunu, mahluk olmadığını kabul ederler. Bu ekolun en meşhur
kişisi ibni Ravendi (ölm. 910) dur. Kitaplarının çoğunda ateizmi
işlemiştir. Batiniler arasında varlıklarını sürdürebilmiş, bir okul
oluşturamamışlardır.
Temel fikirleri
a) Her varlık maddidir. Maddeden ayrı bir ruh yoktur.
b) Evren ve tanrı birdir. Evrenin dışında bir yaratıcı yoktur.
c) İnsan psikolojik bir şahsiyet değildir. Ruh, ölümden sonra
yok olur
3) BATINİLİK
Karmati (kirmati), Mezdeki, Ta’limiyye, Mülahide, İsmailiyye,
Hürremiye ve kırmızı başlık giydiklerinden Muhammire adlarıyla
anılmışlardır. Batinilik; felsefi kavramlarla, şüphecilik, tasavvuf
ve mütezilenin karışmasından doğmuştur. Onlara göre islamda her
şeyin bir zahiri, bir de gizli manası vardır. Batini manaya nüfuz
edilmeden Batıni olunamaz. Şiayı savunmuş, şianın aşırı kollarını
içinde barındırmıştır. İslam aleminde batin i
temayüller ilk defa Sufilerden Hakim Tirmizi’de görülür. Batinilik;
Yahudilikteki kabbalizme cereyanına benzer. Kabalistler Tevrat ve
Zebur’un zahiri manasıyla iktifa etmeyerek, onların harflerinden
gizli (batini) mana çıkarmaya çalışana bir akımdır. ibn Meymun gibi
bir filozof, Hasan Sabah gibi bir teşkilatçı yetiştirerek önemli
faaliyetlerde bulunmuştur. Gazali batinilere reddiyeler yazmıştır.
Abbasiler batinileri takibe almışlardır. Genelde siyasi olup, ehli
sünnetin siyasi birliğini yıkmaya çalışmış ve önemli şahsiyetlere
suikastlar düzenlemiştir.
Batiniliğin esasları şunlardır.
a) Halifelik yerine imamlığı kurmak
b)Siyasi iktidarı ele geçirmek
c) Hukuk sistemini oluşturmuşlardır
d) Fikirlerin ağırlık noktasını imam doktirini oluşturur. İmam
masumdur. İmam her şeyi bilir ve islamın bir çok hükümlerini
değiştirebilir.
Felsefi Fikirleri
a) Alemin kadim olduğunu savunur ve İslam kelamından
ayrılırlar.
b) Peygamberleri ve mucizeyi kabul ederler
c) İmamlar masumdur.
d) Ruh hakkındada Brahmanisttirler. Kötü ruhlar bir cesetten
diğerine geçer ve azap çekmeye devam eder. İyi ruhlar da semaya
yükselir, ilahi varlıkla birleşir.
e) Zarih dış, batın ise özdür. Dinleri batini manasına göre
alırlar. Nasları tefsirle değil, tevil ile alırlar. Harflere bir çok
gizli manalar verirler.
4)
İHVANU-L SAFA (Temiz Kardeşler-İslâm Ansiklopedistleri)
İslâm Felsefesi tarihinde kendilerine has görüşleri bulunan bir
başka felsefe ekolü de ihvanü'l-Safâ diye şöhret bulmuş olan bir
topluluğun düşünceleridir. Bunlar kendilerine göre taassup içinde
kabul ettikleri müslümanları aydınlatmak din ile felsefeyi
uzlaştırmak, tabiat ilimlerinden yararlanarak geliştirdikleri ilim
anlayışını ve felsefi görüşlerini yaymak için çalışmışlardır. Bir
dernek gibi ortaya çıkan İhvanü's-Safâ'nın dini olduğu kadar siyâsî
ve felsefî bir özelliği de bulunur. Düşüncelerini yayabilmek için,
devirlerinin her türlü bilgisini içine alan ve elliyi aşkın
risaleden (kitapçık) oluşan bir ansiklopedi meydana getirmişlerdir
ki, "Resâil-i İhvan-ı Safâ" adında günümüze kadar gelmiştir.
Sistemlerinde eğitime ayrı bir önem vererek, insanları çeşitli yaş
gruplarına ayırarak, onlara ayrı bilgileri içiren farklı
eğitim-öğretim programları uygulamışlardır.
5)
MEŞŞAİLİK
- MEŞŞAİYE - PERİPATOSÇULAR
İslâm düşüncesi tarihinde "felsefe" veya "İslam felsefesi" denince
ilk akla gelen düşünce akımı Meşşailik'tir. Bu düşünce sistemi
yukarıda belirttiğimiz tabiat felsefesine paralel olarak ortaya
çıkmış ve kısa bir sürede en uygun felsefî bir sistem halini
almıştır. Çağının bütün felsefe meselelerine bünyesinde yer veren
Meşşâilik, mantık ve matematiğe dayanır. Yani onun esas karakteri
akılcı (rasyonel) olmasıdır. Hicri üçüncü yüzyılda doğuşundan sonra
kısa sürede Sünni telâkkiye uygun bir yapıya bürünmüş; böylece İslâm
düşünce dünyasının hakim ve yaygın felsefesi olmuştur.
Meşşaîlik veya Meşşaî felsefe adıyla şöhret kazanan bu felsefe
akımına Osmanlıca'da "Aristo tâlisiyye" de denmiştir. Meşşailik
terimi Grekçe "Peripatetisme" kelimesinin arapçada aldığı
karşılıktır. Peripatetisme ise Grek filozofu Aristotelesin (M.Ö.
384-322) Atinada kurduğu okulun bahçesinde derslerini öğrencileriyle
gezinerek yapmasını ifade eder (İsmail Fennî, Luğatçe'i-Felsefe, s.
504, ist.1341).
Meşşaîlik, İslâm dünyasında Aristûtâlis, Aristâtâlis veya Aristû
ismiyle de tanınan Aristotelesin, başta mantık ve metafizik olmak
üzere psikoloji (ruh), astronomi, tabiat, siyaset, ahlâk ve diğer
düşüncelerinin İslâm dünyasındaki yorumlarını ve tesirlerini ifade
eder. Meşşâî terimi bu anlamına ilave olarak ayrıca Aristo ile
Platon(M.Ö.427-327) felsefelerinin uzlaştırılmasını, keza, Plotinos
(M.S. 2 04-270)
ve Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) un tesirlerini de içine alır.
Bütün bu özellikleriyle Meşşâîlik, asıl felsefi meselelerde İslâm'ın
esaslarına bağlı kalan, metod yönünden başta Aristo'yu takip eden ve
Platon ile yeni Platoncu felsefelere de bünyesinde yer veren bir
ekol olarak karşımıza çıkar
Meşşâî felsefe, yukarıda anılan filozofların eserlerinin arapçaya
kazandırılmasından sonra IX. ile XII. yüzyıllar arasında kuruluşunu
ve gelişimini tamamlayarak en önemli temsilci filozoflarını
yetiştirmiştir. Ebu Yusuf, Yakub b. İshak el-Kindi (ö. 873?) Meşşâı
ekolün ilk filozofu olarak kabul edilir ve kendisine "Feylesûfu'l-arab"
(Arap filozofu) ünvanı verilmiştir. Bu ekol, onun öğrencisi
Türkistanlı filozof Ahmed el-Serahsî (ö. 899) ile devam ettirilir.
Ancak İslam felsefesi, Meşşâilik ve filozof terimlerinin
çağrıştırdığı en büyük sima, yine Türkistanlı bir düşünür olan büyük
Türk-İslam Filozofu Ebu Nasr el-Fârâbî (870-950) dir. Felsefe,
Fârâbî ile bütün meseleleri içinde ele alınmış ve tam anlamıyla
sistemleştirilmiştir. Bu sebeple de Aristo birinci öğretmen
(muallimi-evvel) kabul edildiği gibi, Fârabi' ikinci öğretmen
(Muallim-i sâni) ünvanıyla şöhret bulmuştur. Meşşailik, Fârâbi'den
sonra da, daha çok ahlak meseleleriyle uğraşan İbn Miskeveyh (ö.
1030) ve yine büyük bir Türk filozof olduğu kadar bir bilim adamı
olan ve ortaçağın en başta gelen tabibi olarak bilinen İbn Sina
(980-1037) ile temsil edilen Meşşailik, Mağrib de (Endülüs) İbn
Bacce (ö. 1138), İbn Tufayl ve nihayet son büyük temsilcisi ve
Aristo'nun ortaçağdaki en büyük yorumlayıp açıklayıcısı (Sarih) İbn
Rüşd (1126-1198) ile olgunluğuna ulaşıp tamamlanmıştır.
İbn
Rüşd'den sonra İslâm düşünce hayatındaki felsefe hareketi sönmeye
başlamış; dog matik-skolastik
bir mahiyete bürünerek verimli dönemlerindeki önem ve değerlerini
kaybetmiş; Kelâm ilminin içinde eritilmiş durumda varlığını
hissedilmeden devam edip gitmiştir. Fakat, bu felsefenin önemli
etkileri ortaçağ Hristiyan Avrupasında
görülmüştür.
İslâm düşüncesi tarihinde asıl felsefe hareketi Meşşâilik olduğu
halde, yine felsefi özellikleri bulunan başka düşünce akımları da
bulunmaktadır. Bunlardan en önemli iki akım, Şahabeddin Sühreverdî
(1155-1191) nin adıyla beraber anıları İşrakîlik ile, esas özelliği
Meşşailiğe karşı bir tepki olarak ortaya çıkan ve İslâm düşünce
dünyasında çok yüksek bir değere sahip felsefe tenkitçiliği ile
şöhret kazanan Ebû Hamid el-Gazzâlî (505-1111)'nin ortaya koyduğu
düşünce hareketidir.
6)
İŞRAKİYYUN - İŞRAKİYYE
felsefe akımı olarak Meşşâilikten daha sonra ortaya çıkmıştır.
Kelime anlamıyla işrâk "ışığın açılması, parlama, güneşin doğması"
manalarına gelir. Bu nedenle ona "Nur felsefesi" de denmiştir.
Başlıca özelliği olarak, bilgi meselesinde mantık ve akıl yürütme
metoduna karşı olan İşrâkîlik, akıl üstü bilgi kaynakları olarak
gördüğü keşf, ilham ve sezgiye büyük değer verir. Meşşâilik ile
tasavvuf arasında bir yer tutar. Onun için manevî sezgi bu
felsefenin esasını teşkil eder ve hakikat sadece işrak ve kalp
yoluyla elde edilebilir
İşrakîlik, kelime anlamı olarak ışığın çılması ya da güneşin doğması
anlamındaki işrak kelimesinden gelmektedir: Hakikatin direk olarak
ortaya çıkması, açılması anlamındadır. Hem felsefi hem de mistik
boyutları olan bir akım olarak varlığını sürdürmüştür.
Miladi 12. yüzyılda öldürülmüş olduğu ve sözkonusu akım daha sonra
ardılları tarafından kurulduğu için okulun öncüsü Maktül Şahabeddin
Sühreverdi kabul edilir. İşrakî felsefe, islam felsefe tarihi içinde
büyük akımlardan biridir ve yaygınlığı ya da kabul edilirliği
diğerleri kadar olmasa da, en özgün felsefi akımlardan biri sayılır
Kendisini çekemeyen çevrelerin jurnalleriyle yönetim tarafından
tehlike görüldüğü için idam edilerek öldürülen ve bu sebeple
Sühreverdilik tarikatının kurucusu diğer Sühreverdi'den ayırt
edilmek için adının arkasına Maktül ibaresi konulan Şihabüddin
Sühreverdi çok genç yaşta felsefe ile ilgilenmiş, Aristo'nun ve
Meşşailerin ve Sufi büyüklerin eserlerini tetkik etmiş ve akıl
yoluyla sezgi yolunu bir araya getirerek uyumlu bir birlik
oluşturmaya çalıştığı gnostik İşrakilik akımının temellerini
atmıştır. Ne yazık ki pek çok eseri günümüze gelememiş ancak İran,
Türkiye ve Hindistan kütüphanelerinde bazı eserleri kalabilmiştir.
Bu eserlerin en önemlilerinden ve İşrakiliğin temel kitaplarından
biri onun Hikmet'ül İşrak adlı eseridir.
Bu akımın tarihçesi ve felsefi çerçevesi hakkında temel bilgi,
önemli bir İşrakî düşünürü olan (hatta Sehrüverdi'nin ögrencisi
olarak İşrakiliği resmi anlamda kuran odur) Şehrizorî tarafından
yazılan eserlden gelmiştir; özellikle Nüzhet ül-Ervah adlı
eserinden. Öğretileriyle geleneksel ve klasik islam felsefesinden
sürekli
dışlanmış, özellikle kelamcıların saldırılarına maruz kalmış ve bir
çok kez iktidarın takibatına uğramıştır. yayılmamasında bu tür
yönelimlerin olumsuz etkisi sözkonusudur.
Özellikle Sünniliğin güçlü olduğu yerlerde sürekli baskılara maruz
kaldıkları için işraki filozoflar gelişme gösteremişlerdir. İran'da
varlığını sürdürebilmiştir, yaygın ve etkili olmasa da felsefi
yönden güçlü yanlarıyla ve mistisizmle olan etkileşimiyle (Bruno'nun
ki gibi bir sonsuzluk fikrini savundukları ileri sürülmektedir)
günümüze kadar gelen bir süreklilikleri sözkonusudur.
İşrak güneşin doğuşu, aydınlanma anlamına gelen ve bilginin insanın
sezgisel manada keşfettiği bir şey olduğunu ima eden teosofik,
gnostik bir terimdir. İslam felsefesinin Meşşai okulu ile ilişkili
de olsa İşrakilikte Meşşai okulununun kullandığı kıyas metodunun
yanısıra ondan farklı ve daha üst düzeyde bilgiye ulaşabilmekte
kullandığı entelektüel sezgi ve aydınlanma üzerinde duruşuyla
ayrılır. Keşif, ilham ve sezgi bu felsefi akımın temel unsurlarıdır.
Mantık ve akılsalık ilkeleri üzerine kurulu meşşaîliğe karşı
gelmiştir; hem Platonculuk, hem de tasavvuf ve mazdeizm İşrakîliğin
kaynakları arasında yer alır. Tasavvuf felsefesinin pek çok bölümü
bu felsefe akımına dahil edilmiştir, ancak bu iki yönelim arasında
tam bir örtüşme olduğu söylenemez.
|