|
Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde 27 Ramazan 560’da
Mürsiye (Murcia), İspanya’da doğdu.İbn Arabî gerek yaşadığı dönem
içerisinde gerekse vefatından sonra sürekli tartışılmış ve hatta
neredeyse zahir-batın ilimlerinin ayrışma noktasındaki
spekülasyonlarda her zaman odak noktası olmuştur. Bunun bir nedeni
kendisinden önce dile getirilmemiş ya da sembolik ifadelerle
örtülmüş marifet ilmine dair birçok konuyu eserlerinde ve sözlerinde
açıkça beyan etmesi olduğu kadar kendine has üslubunun çok derin ve
karmaşık bir yapısı olmasıdır.
Belki bu nedenle üstadın kendisi eserlerini avamın okumasını men
etmişse de şüphesiz dünyanın birçok yerinde tasavvufun
derinliklerine merak salan hemen herkes bir şekilde referans noktası
olarak ona dayanmak zorunda kalmıştır. Belki bu durumdan ötürü
tasavvufa hâkim olmayanlar ya da sufi olmayanlarca her zaman yanlış
anlaşılmış ve bu yanlış anlama neticesinde kimileri ona olduğundan
daha farklı bir libas biçerek İslam’ın dışında bilgelik atfederken
batıni ilimlerden uzak bazı Müslümanlar ise onu zındıklıkla
suçlayacak kadar ileri gidebilmişlerdir. Hatta denilebilir ki
yüzyıllar boyunca tasavvufa dönük neredeyse tüm eleştirilerin
odağında İbn Arabî ve eserleri durmuştur.
Bununla birlikte metafizik, kozmoloji, ahlak, İslami ilimler,
psikoloji gibi çok geniş bir perdede eserler vermiş olsa da İbn
Arabî’nin gözlemlenebilen en büyük etkisi kendinden önce net bir
sistem taşımayan tasavvufu “Vahdet-i Vücud Teorisi” ile
sistemleştirmesi ve böylece kendinden sonrakiler için büyük bir
kolaylık sağlamasıdır ki zaten “Şeyh’ül Ekber” lakabının
yakıştırılma sebebi de budur.
Muhyiddin İbn Arabi’den önce ifadeleri olsa da onun tarafından
sistemetik bir şekilde dile getirilip ortaya konulduğu için ona
atfedilen “Vahdet-i Vücud Teorisi” varlığın aşkın birliğini ifade
eder. Ancak bu anlaşılması zor bir konu olduğu için onun marifet
ilmiyle ortaya koyduğu metafizik doktrinleri sıradan bir felsefe
gibi ele alınmış salt bu nedenden ötürü geçmiş dönemlerde
zındıklıkla suçlandığı gibi maalesef modern dönemlerde de tamamen
farklı şekillerde anlaşılıp panteist, monist ve hatta tabiat mistiği
olarak tanımlanmaya çalışılmıştır.
Oysa ki “Vahdet-i Vücud”un ortaya koyduğu mana şu şekilde
belirtilebilir; mevcudat varoluşunu Allah’ın varlığından almaktadır
ancak Allah Mutlak Hakikat olarak müteal yani aşkındır. Burada
Mutlak Hakikatten ayrı olarak müstakil bir gerçeklik planı tasavvur
etmek İslam’da en büyük bir günah kabul edilen şirke girmek olarak
değerlendirilir. Çünkü bu şekilde bir tasavvur açıkça düalite inancı
oluşturmakta ve kelime-i tevhidle formulize edilmiş olan “mutlak
hakikatten başka hakikat yoktur” manasına gelen “la ilahe illallah”
(hiçbir ilah yok, sadece Allah) if adesini
inkâra sapmak demektir.
Vahdet-i Vücud düşüncesinde; kendinden ibaret olan Zat her ne kadar
tasavvur ve idrak edilemez olarak Mutlak Aşkın ve değişimin dışında
olarak nitelendirilse de tasavvuf ıstılahında taayyün denilen
kendini belirleme halinde belirli modelleşmelere sahiptir. Yani
esasta Mutlak Teklik düzleminde kendinden başkası olmayan bir
hiçliğe, Ahadiyete sahipse de bir olma (Vahdaniyet) düzleminde
kendinde gördüğü ve bildiği sıfatlar söz konusudur. Ancak bu
sıfatlara “O’dur” denilemeyeceği gibi, “O değildir” de denilemez. Bu
İbn Arabî’nin şu ifadesinde gözlemlenebilir: “O, birliksiz bir (Vahid)
ve tekliksiz tektir (Ahad).”
İbn Arabi'ye Yönelik Eleştiriler
İbn Arabi varlığın birliği dolayısıyla varlığın Tanrı olduğunu
söylemesi sebebiyle hem bazı fakihler, kelamcılardan hem de bazı
sufilerden bazıları ılımlı bazıları sert eleştiriler almıştır. İbn
Arabi'nin bu yaklaşımının yaratıcı ve yaratık arasındaki ikiliği
kaldırdığı dolayısıyla dinin gerektirdiği emir ve yasakları ihlal
etme veya küçümsemeyle sonuçlanacak etkileri olabileceği düşünülmüş
ve kimi eleştirmenler bunun önüne geçebilmek amacıyla insanların İbn
Arabi'nin kitaplarını okumalarının yasaklanmasını savunmuş, kimileri
de şeyhin kafirliğine hükmetmiştir. İbn Arabi'nin görüşlerine
katılmayan ancak onu kafirlikle suçlamayanlar da eserlerinin tevili
yani yorumu gerektirdiği ve bu yorumu bilmeyenler tarafından
okunmasının doğru olmadığını iddia etmişlerdir. Akademik, ilmi
çevrelerde doğru olmadığı bilinmekle birlikte halk arasında İbn
Arabi'nin eserlerinin onun tarafından yazılmadığı dahi
söylenebilmiştir.
İbn Arabi'nin en sert eleştirmenlerinin başında gelen kişi Hanbeli
mezhebi geleneğinden beslenen alim İbn Teymiyye'dir. Arabi'nin
vefatından yirmi sene sonra Harran'da doğan İbn Teymiye Arabi'nin
görüşlerini kıyasıya eleştirmiştir.
Hanefiler’den Ali el-Qarî, İbnu Teymiyye’yi savunarak İbnu
Arabîhakkında Sert Eleştiriler'de bulundu. Bu Eleştiriler İsmail
Fenni Ertuğrul tarafından göğüslenmeye çalışıldı. Burhaneddin Ebu’n-Nasr
Parsa, Fusus için Can, Fütühat için Gönül Tabir'ini kullanır.
|